Afrika’nın en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi; ‘Sudan’ eski adıyla, Bladis Sudan (Siyahlar Ülkesi).

Sudan; benim yurt dışındaki ilk deneyimimdi. Onun için bendeki yeri hep farklı olmuştur. Çoğu insan komşu ülkeleri ya da Avrupa ülkelerini seçer ama ben hem okumak hem de daha farklı bir kültürü tanımak için Sudan’ı seçmiştim. Hiç dil bilmemenin verdiği endişe ve heyecan ile 10 ay sürecek olan Afrika macerasına başlamıştım. Valizimi hazırlayıp koyuldum yola, aslında sıcak bir ülke olduğu için pek de fazla bir eşya gerekmiyordu. Neredeyse her mevsimi bize göre yaz gibi olduğundan yazlık şeyler yeterliydi. Tabii kimse Suda’nın şiddetli yağmurundan bahsetmemişti bana. =)

İstanbul’dan, 4.5 saate yakın süren bir yolculuk ile Suda’nın Hartum şehrine geldim. Uçağın kaptanı hava derecesini 28 derece olarak anons yapmıştı. Yazılanlar ve söylenenler kadar abartı bir sıcaklık değil diye düşünürken, uçaktan inince hepsinin doğru olduğunu anladım.Boncuk boncuk terlemeye başlamıştım, tişörtüm yapıştı üzerime ve âdeta nefes almakta zorlandım. Farklı bir sıcaklıktı ve bünye buna alışık değildi tabii. Bir an önce işlemleri halledip kalıcağım yere gitmek istiyordum, tek düşüncem soğuk bir duş alıp dinlenmekti. Kaldığım yere vardığımda ikinci şoku yaşadım; su âdeta kaynıyordu… Hem sıcak tarafından hem soğuk tarafından sıcak su akıyordu, sanırım borulardaki su sıcak hava ile kaynamıştı. Duştan sonra valizimi bile açmadan klimanın altında uyuya kaldım. Kaldığım yer konsolosluk yakınında iki oda bir salondu, ayrıca ayrıca geniş bir bahçesi vardı. Evin pencereleri, ahşaptan ve araları açıktı her türlü kertenkele, fare, böcek rahatlıkla girebiliyordu. İlk başlarda sorun gibi gözüken bu olay sonra alışılmışa dönmüştü, sonuçta onlar da gölge bir yerler arıyorlardı =). Sudan’daki ilk günümde fazla uzaklaşmamaya, evin etrafını keşfetmeye karar verdim. Nerede ne var, günlük alışverişimi nereden yapabilirim onlara bakmıştım, daha sonra ise nerelere gitmem veya gitmemem, nereleri gezip, görmem gerektiğinin notlarıni çıkarmıştım.Evin yakınında iyi ki market alışverişini yapabileceğim bir yer bulmuştum.Sıcaklarda sık sık çıkmamak için ilk günden yüklendim =)

 

Hartum; genel olarak düz bir şehirdi. Ne bir tepelik ne bir yokuş, her yer birbirine benziyordu. Tek tip caddeler, tek tip evler… Hatta o kadar benziyor ki aynı yerde beş altı kere dönmüşümdür belki. Dil bilmediğimden herhangi bir araca binip fazla uzaklaşmak da istemiyordum, ondan her yere yürüyerek gitmeye çalışıyordum. İlk gün fazla yorulmadan ve hava kararmadan eve geçtim çünkü kaldığım yer, (aydınlatma bizdeki kadar çok olmadığından) zifiri karanlık oluyordu. Akşam için tanıdık biri tarafından akşam yemeğine davetliydim. Sıcak havada sıcak duşumu alıp tekrardan terleyerek üstümü giydim. Bu arada daha sonralardan öğrendiğim üzere buzcular varmış. Bende yolda büyük buz kalıpları satanları görüyordum ve acaba ne işe yarıyor diye düşünüyordum. Meğersem bu yerlerden ihtiyacın kadarını kestirip, beze sarıp kolunun altında evine götürüyor, büyük bir leğen veya ona benzer ne bulabilirsen içine koyup su doldurup, biraz da olsun normal duş alabiliyormuşsun =)

Akşam olduğunda büyük bir efor harcayarak davetli olduğum yere gittim. Her yerde uzun beyaz cellabi giymiş kişiler vardı, aralarında çok göze batıyordum; kulakta küpe, kolda bileklikler, parmak arası terlik, askılı… O kadar göz üzerimdeyken diğer gün gidip benim de cellabi almam zorunlu hâle gelmişti. Daha sonralardan alışkanlık hâline gelmişti, hem ince hem de rahattı =) Ne giyeceğim sıkıntısı da yoktu, geçir üstüne ve çık =) Neyse ben uygun bir masaya oturdum, masada bardak dışında bir şey yoktu. Daha sonra büyük bir tepsi geldi. Pilav üstü et yanlarda da salata ve yoğurda benzer bir şey. Ben kaşık çatal bakınırken herkes elle girişti. O an açlığım biraz olsun azalmıştı ama aç kalmaktansa hemen kendi kimsenin daha dokunmamış olduğu bölgemi oluşturdum, hızlıca bir şeyler yeme imkânı budum.

İkinci gün; Cellabiyi de aldığım çarşıya çıkmıştım. Hava felaket sıcaktı, şehre genellikle çöl iklimi hâkimdi. İnsanlar, fakir ama güleryüzlülerdi. Sokaklarda, neredeyse her bakkalın önünde 4 -5 kişiyi yemek yerken görmeniz mümkündü ve o yoklukta bile güleryüzle sizi davet ediyorlardı sofraya. Birkaç kere meraktan oturup yedim bende, hep beraber elimizi daldırıp birbirimizi anlamasak da gülerek yiyorduk. Biz Türkleri gerçekten seviyorlardı, önemimiz onlar için büyüktü, çünkü Türkler, gelişmekte olan bu ülke için yatırımlar yapıyordu. Bu ülke aslında çok zor şartlardan geçmiş ama hâlen benliğini korumaya çalışıyordu. Eski bir İngiliz sömürgesi olan Sudan birçok ülkeye de komşu sınırda. Kongo cum, Mısır,Etiyopya, Kenya, Libya, Uganda bunların bazıları. Tam 9 ülkeye sınırı var ve hemen hemen hepsinde Türklere rastlamanız mümkün. Ana dili Arapça ama Fransızca ve İngilizce bilenlerin sayısı da oldukça fazla.

En önemli çarşılarından biri olan ‘Subul Arabi’ en kalabalık yerlerden birisi. Burada gezerken çantanızı arkanızda değil de önünüzde sıkı sıkı tutmanız da yarar var.Her ülke de olduğu gibi burada da hırsızlık oldukça yaygın. Cami ‘ Kebir’de bu çarşıda bulunuyor. Turistlerin çok olduğu bir çarşı burası. Subul Arabi’den şehrin her noktasına kalkan dolmuşlar var.

Üçüncü gün; Nil Nehri etrafında gezmeye karar verdim. Nil’in karşı tarafında eski yerleşim yerleri bulunuyor.

Nil üzerinde ise birçok köprü var. Uganda’da doğan Beyaz Nil, Etiyopya’da doğan Mavi Nil, Suda’nın başkenti Khartumda birleşiyor ve Mısıra doğru devam ediyor, sonra da Akdeniz’e dökülüyor. Beyaz nehre (Nil Ebyat) Mavi nehre (Nil Ezrak) diyorlar. Şehir aslında ismini buradan alıyor. İki nilin birleştiği nokta fil hortumuna benzediğinden, Sudanlılar şehre Arapça’daki Hartum, Türkçe’deki Hortum da olan Hartum adını vermişler. İki nehrin birleştiği noktaya da 1983’te cami yapılmış, ‘Nilein Camisi’. Modern bir cami, içinde hiç sütun yok.Fırsat bulursanız içinde resim çekmeden ayrılmayın. Nil nehrinde yüzen çok insana rastlıyorsunuz, su temiz değil ve çamurlu yüzmenizi tavsiye etmem çünkü çok sayıda Timsah var. Bu arada Nil turlarına da katılmanız mümkün, küçük adalara da seferler yapılıyor, saati yaklaşık 10$ gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam. Bu turda Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve birçok küçük köprü görüyorsunuz. Bu köprülerin çoğu Türk yapımı. Bu arada Nil Nehri üzerinde Mısır söz sahibi. Mısır Medeniyeti’nin önemli bir rol oynadığını da düşünürsek bu karar gayet anlaşılabilinir. Eğer Nil Nehri üzerinde bir şey yapılacaksa, Mısır’ın izni gerekiyo. Nil Nehri’nde gezinirken gözünüze çarpan diğer bir yapı ise, Fatih Kulesi oteli. Şekli yumurtaya benzediğinden dikkat çekiyor.Benim bulunduğum zamanlarda yapım aşamasındaydı ondan içini görmek mümkün olmadı. Ayrıca Nil etrafında çok sayıda tuğla ocakları bulunuyor ve bu ocaklarda yaşları çok küçük çocuklar çalışıyor. Nil Nehri etrafında turistler için birçok kafe ve renkli meyvelerin satıldığı stantlar görmeniz mümkün. Burada meyveler tane ile satılıyor. Halkın meyveye olan düşkünlüğünün yanı sıra en sevdikleri yemek; hatta birinci sıradaki bile olabilir, Full denen ezilmiş bakla tarzı bir yemek. Sürekli bunu yiyorlar, hatta kahvaltıların vazgeçilmezi ve dışarıda bakkal önlerinde, genelde odun ateşinde full pişiren insanlara rastlıyorsunuz.Birkeresinde Sudanlı arkadaşıma Türkiyeden getirdiğim peynir,sucuk,zeytinden oluşan kahvaltı hazırladığımda bana full baklamsı yemekleri olmadığı için alınmıştı =) Sudan halkının milli içeceklerinden biri de ‘Kerkete’. Sıcak ve soğuk olarak servis ediliyor.Tadı neye benziyor diye düşündüm çok ama bulamadım, birkere içerseniz daha içmezsiniz=)

Heryerde olduğu gibi burada çok fazla çinli arkadaşlar vardı =)

‘El Amarat’ Khartum’un en meşhur ve en pahalı bölgelerinden biri. Buralarda ise Rikşa denen üç tekerlekli ulaşım araçları var anlaşabilirseniz kullanabilirsiniz.Yabancısınız diye yüksekten açıyorlar fiyatı içlerinde Türklük var =)

Bu bölgede çok fazla Türkçe konuşan, hediyelik eşya satan insanlarada rastlayabilirsiniz. Birçok timsah deri işlemeli çanta, ayakkabı, eski Mısır papirüs kâğıdına işlenmiş motifler ve birçok hediyelik eşya bulabilirsiniz. Ben buradan desenli güzel işlemeli Deve kuşu yumurtaları almıştım, hatta biraz pahalıydı ama ülkeye döndüğümde o hediyelerimin olduğu bavul yolda kaybolmuştu.

Bu bölgede birçok baharatçı da var. Birçok farklı meyve satan teyzelere de rastlamak mümkün. Diğer bir detay ise yol kenarlarındaki çay kulübeleri. Çuvaldan yapılma, üstü kapalı, çadır tarzı yerde teyzeler sütlü çay yapıyorlar.Sıcaktan bunalanlar için yoklukta güzel bir imkan.Bu arada yol kenarların da büyük toprak çömlekler görmeniz mümkün yanında domates salçası boş konserve kutusu. Çömleklerin içinde içme suyu var, suyun rengi kahve rengi çünkü her içen kolunu bileğine kadar daldırdığı için içmenizi tavsiye etmem.

Diğer görmeniz gereken çarşısı ise, Omdurman Çarşısı. Burada da birçok hediyelik eşya bulmak mümkün. Fil dişlerinden, Timsah kafalarına birçok şey.

Havanın kararması ile kazanlarda, odun ateşi üzerinde et pişiren abileri, ablaları görebilirsiniz. Balıklar çamur kokuyordu o yüzden benim en sevdiğim kuşbaşı etti =) Biraz pis gözükse de lezzeti hâlen damağımda =) Gündüzleri nehir kenarında çamaşır yıkayan teyzelerin akşam yemek yaptığını düşünürsek pek de sağlıklı bir şey yapmıyormuşum=).

Şehirde ilgimi çeken diğer bir şey ise; 1998 yılında ABD’nin ilaç fabrikasını kimyasal silah üretildiği iddiası üzerine bombaladığı bina. Anlatılana göre, o zamanlar ilaç bulunamadığından binlerce çocuk hayatını kaybetmiş. Burayı şimdi müze olarak ziyaret etmek mümkün. İlaç şişeleri patlamanın etkisi ile eriyip yapışmış ve füze başlıkları dağılmış her bir yana.

Diğer dikkat çeken şey Kum fırtınaları. Şehirde aniden başlayan kum fırtınaları hayatı olumsuz yönde etkiliyor. Görüş mesafesi 5m kadar düşüyor. Ben birkere yakalandım onda da evdeydim. Günlerce kova kova kum temizlemiştik.

Port Sudan: Uçakla 1 buçuk saat eski bir liman kenti. Denizden gelen tüm mallar buradan iç kesimlere ulaştırılıyormuş bir zamanlar. Burada cami kadar birçok kilise de bulunuyor. Şimdilerde ise harabe şeklinde. Bir zamanlar Osmanlı şehriymiş, Osmanlı’dan sonra âdeta hayat durmuş.

Sudan Piramitleri: Suda’nın başkenti Hartum’dan 200-250 km uzaklıkta bulunan Piramitler, bilinen en eski piramit hatta Mısır’dakilerden de eski. Unesco Dünya Mirası listesinde bulunmasına rağmen çölün ortasında terk edilmiş biçimde duruyor. Mısır Piramitleri büyüklüğünde neredeyse. Burası ‘Meroe Adası’ olarak da adlandırılıyor. Sebebi ise kurumadan önce etrafında nehir olması. Siyah Firavunlar olarak bilinen Kuş Krallığı hükümdarlarının başkentiymiş M.Ö 720 yılları arasında inşa edilen piramitlerin uzunluğu 6 ile 30 m arasında, giriş kısımları ise Mısır’daki piramitler gibi güneşin doğuşunu karşılamakta. Mısır’daki gibi özen gösterilse kim bilir burası da Mısır’dakiler gibi turistik bir yer olabilirdi. Sudan halkı biraz rahat, ondan dolayı pek önemsememişler tarihi yapılarını.

Rahatlıklarını tanımlayan kendilerine has lafları bile var.

Koşan bir Sudanlı göremezsiniz  =)

Bu yazıyı paylaşın!
Bu yazıyı oylayın!

7
Bir yorum bırak

avatar
7 Konulu yorumlar
0 Yorum cevapları
0 Takipçiler
 
En çok tepki alan yorumlar
En sıcak tartışmalar
7 Yorum yazarları
sedacoskunCemÜmit pilsenErcümentparfe En yeni yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Ahmet Erdem
Ziyaretçi
Ahmet Erdem

Eline sağlık müthiş bir yazı olmuş.. 🙂

Ergin
Ziyaretçi
Ergin

Teşekkürler oralara götürdüğün için

parfe
Ziyaretçi
parfe

Harikaa bir yazı olmuş!! Gitmiş kadar oldum:)

Ercüment
Ziyaretçi
Ercüment

Gerek büyüleyici gerekse enterasan yönleriyle Sudan gidilmesi ve görülmesi gereken bir yer gibi görünüyor. Önümüzdeki yıllarda sudan sebepler üretmezsem gideceğim göreceğim ve o zaman yorumlar yapcağım.

Ümit pilsen
Ziyaretçi
Ümit pilsen

Eline sağlık gitmiş kadar olduk

Cem
Ziyaretçi
Cem

Müthiş yararlı bir paylaşım.

sedacoskun
Ziyaretçi

Çok güzel çok samimi ?