SON DUYURU
Gezitopya.com bünyesinde gezi anılarını yazabilecek yazarlar aranmaktadır.

Mardin Gezi Notu

Maaş alan eşek duydunuz mu hiç? Abbaralarda gezdiniz mi? Bir zamanlar güneşe tapanların tapınaklarını gördünüz mü? Süryani kahvesi içip çöreklerini yediniz mi? Safran çayı içtiniz mi?Yedi yüz yıl boyunca bir duvarda kalan kan izlerini gördünüz mü? Birçok din ve ırka mensup insanların yüzyıllar boyunca barış ve saygı içinde bir arada yaşadığı tarihi kent MARDİN’ i geziyoruz bugün.
Mardin gezimize Midyat’tan başlıyoruz. Yaklaşık 1620 yıl önce yapılmış olan Mor Gabriel Manastırı’na gidiyoruz önce. Manastır Midyat merkeze yaklaşık yirmi dakika uzaklıkta olan Güngören köyünde Mor Simon ve Mor Samuel tarafından inşaa edilmiş. Dünyada hala ayakta kalan en eski Ortodoks manastırı, mor Gabriel zamanında altın çağını yaşamıştır. Alt tarafta ibadet yerleri ve mezarlıklar, üst tarafta da yaşam alanı olan manastırı gezerken mutfak bölümünde manastırın kibrit çöpleriyle yapılmış ve beş yılda tamamlanmış maketiyle karşılaşıyoruz. Daha önce mutfak olarak kullanılan bu bölme girmeden önce iç tarafı sekiz kubbeden, dış tarafı köşeli yapıdan oluşan ve akustik ses düzenine sahip bölümden geçiyoruz. Manastırdaki Meryem Ana kilisesine girdiğiniz zaman batıdaki Katolik kiliselerinden farklı olarak daha sade olduğunu, fresklere ve heykellere yer verilmediğini görebilirsiniz.Tablolar yerine bez üzerine çizimler dikkatinizi çekebilir.

Manastırdan sonra şu anda “Hercai” dizisinin çekildiği ve “Sıla Konağı” olarak akıllarda kalan konağa gidiyoruz. Eski Midyat sokaklarından taş konağa çıktığımızda bizi reyhani oynayan gençler karşılıyor. Konağın dört bir tarafında fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorum. Konaktan ayrılırken yine Mardin Midyat’ın dar ama taş yapıları arasından merkeze doğru iniyorum. Merkezde Midyat’a ait ünlü telkâri işlemeciliğinin olduğu çeşitli kuyumcuları gezip alışveriş yapabilirisiniz. “biraz dinleneyim, bi kahve içeyim” derseniz ünlü “Artukbey” e girip değişik türdeki kahveleri tadabilir, özellikle badem şekerlerinden hatta Mardin‘e özgü sabunlardan alabilirsiniz ya da benim gibi yerinde rahat duramayan biriyseniz sizi elinde şekerlikle kapıda karşılarken “tatmayanın gözlüğü kırılsın, internete giremesin..” diye espri yaparak müşteri çeken arkadaşın yerine geçip onun rolünü üstlenebilirsiniz.


Güneşi Midyat’ta batırıp Mardin’deki otelime doğru yola çıkıyorum. Sabah erkenden kalkıp bir yandan Mezopotamya ovasını bir yandan eski Mardin manzarasını gözler önüne seren otelimde kahvaltımı yapıp fotoğraflarımı çekiyorum. Bugünkü programımda Kasımıiye medresesi, Zincirli medresesi, Deyrulzafaran kilisesi, eski Mardin sokakları, Ulu camii var.
Çok güzel bir manzarası olan Kasımiye Medresesi’nin yapımına Artuklular döneminde başlanmış ve Akkoyunlu hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah zamanında tamamlanmış. Yaklaşık yedi yüz yıldır ayakta duran medrese; iki katlı, kubbeli, içinde camii ve türbe ile birlikte külliye şeklindedir. Medresede hem dini ilimlere, hem fenni ilimlere yer verilmiş. Derslik diyebileceğimiz küçük odaların üstünde o dersliğin hangi bilimle ilgili olduğunu gösteren astronomi ve tıbba ait simgeler var. Dersliklerin kapı yüksekliği bir metreden biraz fazla gözüküyor. Bu da derse girecek olan öğrencinin hocasının huzuruna çıkarken başını eğip saygı göstermesi açısından düşünülmüş.

Medresenin avlusunda bir çeşme ve büyük bir havuz var. Çeşmenin yanındaki duvarda Kasım Paşa’nın kan izlerinin olduğu söyleniyor. Rivayete göre Kasım Paşa burada katledilmiş ve kız kardeşi , Kasım Paşa’nın kanlı gömleğini ağıtlar yakarak bu duvara sürmüş. Şimdi bile o duvar ıslandığında ortaya kan izlerinin çıktığını görebilirsiniz. Çeşme ve havuz ise yaşamın evrelerini anlatıyor. Çeşme (kaynaktan çıkan su) doğumu, suyun geçtiği yerdeki uzun kanal çocukluğu ve gençliği, havuza dökülen dar kanal ölümü, havuz ise ruhların cennete ve cehenneme gideceği arafı simgelemektedir.

Büyük arabaların giremediği eski Mardin sokaklarındayız. Şehrin tarihi dokusunu yansıtan evlerin altındaki “abbara” denilen tünellerden geçiyoruz. Çok dar olduğu için belediye arabalarının giremediği sokaklarda çöp toplama işine bakan eşeklerle ve turistleri gezdiren süslenmiş atlarla karşılaşıyoruz. Bir ara fırından yeni çıkmış Süryani çöreği görüyor rehberim Yolda giderken bana ikram ettiği lezzetli çöreği yeme fırsatı da buluyorum. Abbaralar sayesinde kestirme yollardan caddeye ulaşıp kalenin hemen altındaki Zinciriye medresesine giden taş merdivenleri çıkıyoruz. İki katlı olan medresenin girişindeki taş işlemeler dikkat çekiyor. Yüksekte kurulduğu için medrese aynı zamanda rasathane olarak ta kullanılmış. Kubbeye çıkıp çektirilmiş fotoğraflardaki manzaraları gördükçe ben de çıkmayı istiyorum ama rehberim çatıyı açacak kişiye ulaşamayınca medresenin yanındaki yoldan zorlukla tırmanarak kaleye doğru çıkıyoruz. Tam olarak istediğim yerde fotoğraf çektiremesem de Mardin manzarasını ayaklar altına alacak şekilde kale altında fotoğrafları çekebiliyorum.


Tekrar abbaralardan geçerek çarşı içindeki Ulu Cami’ye gidiyoruz. Caminin tam olarak yapım yılı bilinmiyor. 1176 olarak tahmin ediliyor. Mimari özellikleriyle Artuklu dönemine ait en önemli eserlerden biri olan camiinin önceleri iki minaresi varmış fakat bir tanesi depremde ya da yıldırım düşmesi sonucu yıkılmış. Dört büyük mezhebi barındıran caminin kalan minaresinde kufi harflerle kelime-i tevhid ve cennetle müjdelenen on sahabenin ismi yazılı.

Mardin’deki son durağım Deyrulzafaran Manastırı. İçeriye guruplar halinde alıyorlar. On liraya biletlerimizi alıp bizden önceki gurubun çıkmasını beklerken kafede oturup Süryani kahvesi içiyorum. Oturduğunuz yerden Mardin ovasını göreceğiniz manastırın etrafında zafaran (safran) bitkisi yetiştiği için Deyrulzafaran adını almış. Diğer adı ise Mor Hananyo olan manastırın içine girebiliyoruz artık. Manastır dört bölüm olarak inşaa edilmiş. Önce ibadetlerin yapıldığı ana kilisedeyiz. Duvarlarda Aramice yazılar var. Manastırı gezdiren rehberimiz kilisedeki ibadet şekillerini anlatırken kemerlerdeki üzüm salkımları dikkatimi çekiyor. Süryanilerde şarap önemli tabi ki. Ana kiliseden sonra manastırın en eski kilisesi olan Meryem Ana kilisesine geçiyoruz.yılda birkez ayin yapıldığı gün kullanıldığını söylüyor. Vaftiz törenleri de bu bölümde yapılıyormuş. Ayrıca bu bölümde patriklerin o dönemlerde taşındığı tahtırevanları görüyoruz. Son olarak bu bölümde bir matbaa makinası görebilirsiniz. Bildiğimiz ilk matbaayı Osmanlı döneminde İbrahim Müteferrika getirmiştir ama bu matbaa bölgeye getirilen ilk latin harfli matbaaymış.

Üçüncü olarak mezarlıkların olduğu bölümdeyiz. Toplamda yedi mezar var fakat 57 din adamının kemikleri varmış. Yani burası patriklerin ve metropolitlerin defnedildiği toplu mezarlık bölümü. Mezarlık olmadan önce ise tıp merkezi olarak kullanılmış. Duvarlardaki yılan kabartmalarından anlayabiliyorsunuz bunu. Bazı yerler ise Timur’un istilasıyla çıkan yangınla zarar görmüş ne yazık ki.

Son olarak manastırın güneş tapınağı bölümüne iniyoruz. Günümüzden dört bin yıl önce çok tanrılı dinlere inanılan dönemde insanlar güneşe , aya, yıldızlara tapıyorlardı. Tapınağa indiğinizde küçük bir pencere görüyorsunuz. Bu pencereden güneş ışığının girmesinden kaybolmasına kadar geçen sürede ibadet ediliyormuş. Güneş tanrısına adadıkları kurban için niş şeklinde bir sunak dikkati çekiyor. Tapınağın en önemli özelliği ise yapılış şeklinden kaynaklanıyor. Günümüzden dört bin yıl önce matematiğin, geometrinin, fiziğin nasıl kullanıldığını gözler önüne seren tapınağın tavanında kullanılan taşlar bir buçuk metre ve iki ton ağırlığında. Kireç, harç gibi herhangi bir malzeme kullanılmadan taşlar V şeklinde birbirine yaslandırılarak sıkıştırılmış. İlk olarak yerden üç metre kadar yüksekteymiş. Önce kumla doldurulmuş. İlk altı sıra sola doğru yatay dizilmiş, diğer altı sıra sağa doğru dizilmiş, ortaya da V şeklinde sıkıştırılmış kilit taşlar konulmuş.sonra ortadan kazılmaya başlanmış . kumu dışarı çıkarıp bu eseri yapmışlar. Günümüzdeki mısır piramitlerinin de bu mantıkla yapıldığı söylenmekte.
Mardin deki son durağım da gezdikten sonra rehberim Mehmet bana otobüse kadar eşlik ediyor. “Abla , inşallah geziden memnun kalmışsındır. Seni bir tek istediğin çatıya çıkaramadım. Onu da bir daha ki sefere geldiğinde yaparım inşallah”diyor. Rehberime teşekkür edip otobüse biniyorum. Sırf çatıya çıkmak uğruna bile bu güzelim şehre beşinci defa gelebilirim diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir