Likya Yolu, Kaş ve Salda’da Neler Yapabilirsiniz?

 

 

Herkese merhaba 👋🏻

Size aylardır beklediğimiz bir kombo gezimizden bahsetmek istiyorum. 4 güne ne sığdırılabilir biraz fikir verebilirim belki. Benim için çok keyifli ve heyecan vericiydi. Ekipce hareket etmiş ve çok eğlenmiştik. Süreci size aktarmaya çalışayım.

Geriye sayım günlerinde aklımıza geldikçe ‘Likya’ya gidicez’ diye sevinç zıplamaları yapıyoruz ve bavulları günler öncesinden hazırlamaya başlıyoruz. Bir an önce zaman gelsin ama ordayken hiç geçmesin istiyoruz ve içimiz içimize sığmıyor. Sonunda zaman gelip çatıyor. İstanbul’dan 12 saatlik bir otobüs yolculuğu ile başlıyoruz. Dileyen Dalaman Havalimanı’ ndan da gidebilir elbet. Kimi zaman muhabbet kimi zaman uyuklama ile geçen uzun bir yolculuktu. Ama gece yolda olmak bambaşka bir şey. Yolda akıp giderken yanından geçen araba ışıkları ile hipnotize olabiliyorsun. Sadece karşıya bakmak, gitmenin kendisi bile sanki yaşadığın olumsuzlukları geride bırakmanı sağlıyor. Nereye olduğu önemli değil sadece gitmek yeterli. Gecenin karanlığında araba farlarından saçılan ışıkların yanından geçtiğini izleyebilmek yeterli.

Yılın bu zamanı gidiyorsanız 4 mevsimi hesaba katıp gitmek gerekiyor. Güzel ülkemde gece 3′ te mola verdiğimizde hava durumuna baktım , Eskişehir’ den geçiyorduk o sırada, hava sıcaklığı sıfır derece gösteriyordu. Varacağımız Kaş 13 derece gösterirken Ardahan’da Bolu’da Karadeniz’de kar yağıyor haberlerini okuyorduk. Bu noktada diyebileceğim ,İçlik hayat kurtarır! 19 Nisan’da da olsanız bahara aldanmayıp tedarikli ve içlikli olmalısınız.
Derken bizi Kaputaş Plajı karşılıyor ve 12 saatlik yorgunluğumuzun yerine yüzlerimizde kocaman gülümsemeye bırakıyor . Kaş’ta ‘Bi lokma’da bol pişi içerikli kahvaltımızı yaptıktan sonra yürüyüşe başlamak üzere Çukurbağ Köyüne gidiyoruz.
Telefonları uluslararasi dolaşıma kapamalısınız, Yunanistan sınırlarına yakın olduğu için faturanıza ekstra ücret yansımasın.
Yaklaşık 7 kilometrelik Çukurbağ-Kaş etabını izlemeye doyamayacağız manzaralar eşliğinde 3 saatte bitirdik. Oldukça kolay zorlamayan bir yürüyüştü.
Yolda tek başına yürüyen bir arkadaşa rastladık bize Uyuyan Dev Dağı’nda kamp yapmak istediğini anlattı. Tek başınaydı. Yürüyerek yoluna devam ediyordu. Güneşin batışını izleyip geri dönmeye karar vermişti. Dileğim,bir gün hatta daha çok gün , bunu söyleyebilmek. Tek başına değil ama yürüyerek yollara düşmek, özgür olmak, çıplak olmak. Bir nesneye ya da insana bağlı olmamak. Çok başka bir deneyim. Yaşamadan anlaşılamayacağına eminim.
Akşam yemeğimizi yine ‘bi lokma’ da yiyip otelimize geçiyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi gündüz olan havanın aksine akşam oldukça serindi. Kalın mont ve polar bulundurmakta fayda var. Yani bavulunuz hem kış hem yaz için donanımlı olmalıdır.
2. Gün başka bir etap olan Boğazcık-Aperlae yürüyoruz. Neticede tümü toplamda 15 gün yürünebilecek 535 kilometrelik parkur . Kısım kısım yürünebilir.
‘Purple House’ olarak bilinen yerden geçiyoruz. Keçiler girmesin diye etrafını çitlerle sarmışlar. Tuvalet, duş ve kamp imkanı sunuyor. Bungalovları da tercih edebilirsiniz. Tamamen huzur içerikli olduğunu temin ederim. Sessiz, doğayla baş başa.
Yürüyüş bitişi durağımız Yörük Ramazanda. Patates kızartmalarınızı denize sıfır manzarada yedikten sonra isteyenlerimiz denize dalıyor. Bir çok yerde olduğu gibi su soğuktur. Cesurları bekliyoruz, ben o kadar cesaret gösteremedim ilk günlerden hasta olmayı göze alamadım:) Sadece ayaklarımı sokabildim.
Sonrasında tekne gezisine çıkıyoruz. Batık şehrin önünden geçiyoruz. 1 saat kadar sürüyor ve Kaleköy’e bırakılıyoruz. Bu köy karadan ulaşım olmadığı için bütün ihtiyacını gemi yolculuğu ile sağlıyor.
Tekneden inince dondurma almak için acele etmeyin. Yukarıda çok daha güzeli bekliyor:)
Yukarıya doğru büyük merdivenleri dutlardan tadımlık kopara kopara çıkınca güleç yüzlü ablamızdan el yapımı dondurmalarımızı yiyiyoruz. Böğürtlen, keçi sütü ve freng üzümlüyü öneririm 👌🏻Bir başka manzaranın tadını çıkartıp en yakın otobüs bekleme yerine yarım saatlik yürüyüşe çıkıyoruz .
Gemilerin bakım zamanı olduğundan bize böyle hoş manzaralar eşlik ediyor. Demek karadan böyle yürütülüyormuş diyoruz:)
Akşam Kalkan’a iniyoruz ve ‘Salonika’ isimli mekanda rakı soframızı kuruyoruz.
Kalkan’da herkese uygun aktiviteler mevcut. Ancak 1 tane alkollü mekan bulabildik. Kışın 5 bin nüfuslu bir yer olduğunu düşünürsek gayet normal göründü.
Bu taşlara bayılıyorum. Her gittiğim rotada dizmeye çalışırım. Yazımın ilk fotosuyla farklı bir diziliş şekli, bence çok tatlı. Bu bir yürüme kültürü. Denge olayı. Ben buradaydım, buradan geçtim, iz bırakıyorum, bu benim hatıram ve bunu başka insanlarla birlikte farkında olmadan yapıyoruz. Belki bir gün içimizden birileri diğerlerinden önce ölecek ve tek ortak paylaşımımız bu olmuş olacak.
Bu yüzden gördüğünüzde tekmeleyip yıkmayın  lütfen 😁
3. Gün yürümemeye karar veriyoruz. Biraz keyif zamanı. Önce kaldığımız Kalamar Hotel’de sonsuzluk havuzunda eğleniyoruz , soğuk suyun etkisini dışarıya çıktığımda koşa koşa odama gidip sıcak bir duş alabileceğim düşüncesiyle bastırabiliyorum:) Birazda itiraf ediyorum güzel pozlar yakalayabilmek adına suya girmeyi göze alıyorum:) Çıkan sonuç bu, bence değdi😅
Havuz modundan çıkıp yanımıza , otele akşam döneriz düşüncesiyle yedek kıyafetlerimizi alıp Kaş’a yol alıyoruz. Kalkan’dan Kaş’a minibüs fiyatları 7 tl, yarım saat sürüyor. İsterseniz yolda inip Kaputaş Plajı’nın tadına varabilirsiniz. Öğlenden önce sabah saatleri daha güzel olduğunu anlatıyor yerel halk. Burada daha önce denize girmeye kalkışmıştım. Dalgalar insan boyunu geçebiliyor. Yüzme girişimim kalkışmadan öteye gidememişti. Ama sabah saatinde ilk kez denizi durgun gördüm. Bu arada gittiğiniz yerlerde selam vermeniz bile insanları mutlu ediyor. Minibüste yanımızda oturan teyze ile 2 çift laf ettik. Buraya geldiğimiz için mutluydu. Bize bir yerler önermeye çalışıyordu. Konuştuğumuz, hal hatır sorup muhabbet ettiğimiz için gözlerinin içi gülüyordu. İnsan insana dokunmalı.
Biraz da kaş merkezi gezelim. Yazlık yerlerde en çok dondurma aranır biliyorsunuz. Hangisi meşhur, el yapımı. Bu fikir bizi Cumhuriyet Meydanı’nda ki “Dondurma” adlı mekana götürüyor. Başka bir isim göremedik tabelada dondurma yazıyordu. Kendimizi ödüllendiriyoruz.
Hemen bir üst sokağında pidelerimizi yiyiyoruz. Oradan kalkıp, sahilde midye ve bira kombinasyonundan sonra gece gün batımını izlemek için amfi tiyatroya geçiyoruz. 23 nisan kutlamaları için anaokulu öğrencileri çalışmalar yapıyor. Çocuklarla çocuk oluyor ve tiyatroda gün batımını izlerken bol bol eğleniyoruz. Akşam bir mekana gitmeye karar veriyoruz. Bizi kimse durduramıyor anlayacağınız.  Orada yaşayan arkadaşımızın önerisiyle N11′ e gidiyoruz. Açık bir ortamda dans etmek havasız bir ortamdansa çok daha iyi. Günü bol kahkaha ve yorgunluk ile sonlandırıyoruz.
4.gün dönüş günümüz. Patara Antik Kenti ve Salda ziyaretlerimizi yapıyoruz. Patara Antik Kenti’nde bulunan Meclis Binası’nın Amerikalılar tarafından çok önemsediği anlatılıyor. Çünkü burası dünyanın ilk demokratik meclisi olarak kabul ediliyor. Tamamen toprak altındaymış ve TBMM tarafından restore edilerek bu hale getirilmiş.
Patara’ya müze kart ile girebilirsiniz.
Ve En güzeli sonda, Salda 💙
Benim için mavi huzur. Salda’nın 3 milyon yıllık olduğu söyleniyor.
Zaman içinde kirlenme oluşmuş ama güzelliğinden bir şey yitirmemiş. Umarım daha fazla bozulmaz ve herkes burayı görebilir. Bir çok kişi gibi yıllardır gitmek istediğim bir yerdi. Buraya özellikle gitmek gerekiyor, kampta atabilirsiniz ama sadece Salda için gelmiş olmalısınız. Biz 1-2 saat durabildik. Duş ve wc bulunuyor ve sanırım en güzel vakti öğlen güneşinin vurduğu zamanlar. Kumunun cilde iyi geldiğini de söylüyorlar aslında maske yapmak için vaktimizin olmasını isterdim.
Marstaki taşlarla olan benzerliğinden ötürü yanıma bir kaç hatıra almayı ihmal etmiyorum 🙂
Hoşçakal Salda! diyoruz ve istemeye istemeye gezimizi sonlandırıyoruz.
Tadından yenmeyecek bir 4 gündü. Biz bunları sığdırabildik. Daha fazlası sizin elinizde 🙂
Son olarak doğayı sev ağaca sarıl🍀

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir