Farklı din, mezhep ve etnik kültürden insanların bir arada asırlardır barış, hoşgörü, kardeşlik ve uyum içerisinde yaşadığı Hatay denildiğinde ilk akla gelen yerlerden biri ve simgelerinden Habib-i Neccar Camii, tarihi ve içerisinde konuk ettiği manevi şahsiyetlerden dolayı büyük önem taşıyor.

Peki Kim bu Habib-i Neccar?

Hatay’a ( Antakya’ya) geldiğinizde ilk ziyaret edilmesi gereken yerlerdendir Habib-i Neccar Camii. Büyüleneceğiniz Müthiş bir hikâyesi vardır bu caminin.
Habib-i Neccarın kendisi Anadolu da Hristiyanlığı ilk kabul etmiş kişi olması ve Anadolu da kurulmuş olan ilk caminin ise Hristiyan birinin adına yapılmış olması buranın hikâyesini anlamlı kılmaktadır. Anadolu’da kurulmuş olan ilk cami olarak bilinir. Caminin sınırları içinde ziyaretgâhı bulunan ve camiye ismini veren Habib-i Neccara Yasin Suresi’nde yer verildiğine inanılmaktadır; bu sebeple Müslümanların gözünde bu camii diğer camilerden farklı bir yerdedir.

Hristiyanlığın yeni bir din olarak ortaya çıktığı ve genel olarak pagan inancının hakim olduğu bir dönemde Hz. İsa havarilerini dini anlatmak üzere Antakya’ya gönderir. Antakya halkı da Pagan inancına sahiptir. Hz. İsa’nın Havarilerinden Yahya, Yunus ve Şem-un Sefa’nın (yabancı kaynaklarda bu isimler Yuhanna, Pavlus ve Petrus (Batrus) olarak geçmektedir) Antakya’ya gelerek halka Hristiyanlığı anlatmak için çalışırlar ve kabirleri de habib-i Neccar Camiinde bulunduğu için Hristiyanlar tarafından da önemsenmektedir bu cami. Farklı dinlerin, dillerin, ırkların, mezheplerin kardeş olduğu bu şehirde Habib-i Neccar Camii hoşgörünün, kardeşliğin sembolü ve merkezi haline gelmiştir…

Antakya’da Habib-i Neccarın hikayesi eksiğiyle fazlasıyla 7’den 70’e, herkesin dilindedir ve hikâye şöyledir:

Habib-i Neccar geçimini marangozlukla sağlayan bir Antakyalıdır. Cüzzamlı bir oğlu olduğu için mecburi olarak yaşamını dağdaki bir mağarada sürdürmektedir. Bir gün şehre gelen iki yabancıyla karşılaşır. Yabancılar kendisinden yiyecek ve su isterler. Habib-i Neccar onlara kim olduklarını sorar. Bu yabancılar da Allahın elçisi Hz. İsa, havarisi olduklarını ve elçisi olduklarını söylerler. Habib-i Neccar iki elçiden kendilerini peygamberin yolladığına dair bir delil ister. Onlar da derler ki: “Allah’ın izniyle biz hastalıklara şifa veririz derler. Habib-i Neccar cüzzam hastası bir oğlunun olduğunu onu iyileştirip iyileştiremeyeceklerini sorar. Havariler de Habib-i Neccarın ” Cüzzamlı oğlunu iyileştirirler. Bunu gören Habib-i Neccar onların anlattıkları dini kabul eder. Sonra elçiler Antakya’da dini yayma çalışmalarına başlarlar, fakat pagan inancının çok güçlü olması sebebiyle çabaları sonuçsuz kalır. Hatta Hastalıklara şifa verdikleri ve halkın onların etrafında toplanmaya başladığını haber alan şehrin hükümdarı bu elçileri sorgusuz sualsiz zindana attırır.

Bu arada Hz. İsa tarafından gönderilen elçilerden uzun süre kendilerinden haber alınamayınca üçüncü elçi Şem-un Sefa (Petrus) Antakya’ya gönderilir. (Yasîn Suresi’nin 14. ayetinde geçen olayın bu olduğuna inanılıyor.) Antakya’ya gelen Şem-un Sefa Kimliğini açığa vermeden bir yolunu bulur ve kralın sarayına girer Şem-un Sefanın amacı, kendisinden önce gönderilen iki elçiyi kurtarmaktır. Aradan zaman geçer ve Şem-un Sefa kralın güvenini kazanır. Krala kendisinden önce şehre gelerek hastalara şifa verdiklerini söyleyen elçileri imtihana tâbi tutmayı teklif eder. Kral, kabul eder ve elçileri çağırtır. Şem-un Sefa sorar: “Nereden gelip nereye gidersiniz, sizi kim gönderdi?” diye sorar. Elçiler kendilerini İsa peygamberin gönderdiğini, hak olan tevhîd dinine davete geldiklerini söylerler.

Bunun üzerine Şem-un Sefa “madem sizi bir peygamber gönderdi, elinizde bir delil olmalı” der. Hastalıklara şifa veren elçiler ölüleri de diriltebildiklerini söylerler. Sarayda henüz yeni vefat eden birini elçilerin huzuruna getirirler ve diriltmelerini isterler; onlar da Allah’ın izniyle diriltirler. Dirilen kişi, “Ey Antakya halkı, siz de öldükten sonra benim gördüğüm azabı görmek istemiyorsanız beni kurtaran bu üç kişiye uyun” der ve bu esnada Şem-un Sefa’nın da kim olduğu ortaya çıkar. Kral şaşkındır, sorar: “Şem-un Sefa, sen de mi onlardansın?” Bozuntuya vermez Şem-un Sefa, krala dönüp, “Kralım, bu elçiler olağanüstü bir hâl gösterdi. Putlarına söyle, onlar da marifetlerini göstersinler” der. Kral putlarının böyle hünerlerinin olmadığını bilir ve sesini çıkarmaz. Kralın bu olaydan sonra iman ettiği ve Hz. İsa’nın dinini kabul ettiği söylenir…

Elçiler halka Hristiyanlığı anlatır fakat halk, daveti kabul etmez, aksine inkâr yoluna giderler. Elçileri büyü yapmakla suçlarlar. Atalarının dininden vazgeçmeyen halk elçileri taşa tutar. Bunu duyan Habib-i Neccar koşarak şehre gelir ve der: “Ey kavmim, sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere uyun. Onlar doğru yola ermiş olanlardandır.” (Kuranda Yasîn Suresinin 20-22. ayetlerinde geçen olayın bu olay olduğuna inanılır.) Halk, elçilerin getirdiği dine inandığı, atalarının dinine ihanet ettiği gerekçesiyle Habib-i Neccar’ı da taşlayarak öldürürler.
Habib-i Neccar’ın öldürülmesiyle ilgili başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birinde Habib-i Neccar’ın dağda öldürüldüğüdür. Öfkeli halk, Habib-i Neccar’ın başını gövdesinden ayırır ve şehrin doğusundaki dağdan yuvarlanan başı bugün caminin bulunduğu yere kadar gelir. Hatta camide yer alan Habib-i Neccar Ziyaretgâhı’nda sadece başının bulunduğu, gövdesinin de dağda olduğu söylenir.

Şehrin doğusundaki, caminin hemen yanı başındaki Habib-i Neccar Dağı’na tırmandığınızda dağda kalmış bedenine hürmeten yapılan bir ziyaretgâh ile daha karşılaşırsınız. Bedeninin cami içindeki ziyaretgâhta olduğunu söyleyenler varsa da çoğu kişi bedeninin dağda, kafasının ziyaretgâhta olduğuna inanmaktadır…

636 yılında Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde, Antakya İslam ordusu tarafından fethedilmiş ve fethin sembolü olarak da cami inşa edilmiş. Cami, Bizans’ın işgaliyle kiliseye çevrilmiş, Müslümanların şehri geri almasıyla tekrar cami olarak ibadete açılmışsa da bu durum bir kaç kez böyle devam etmiş. 1268’de Memluk Sultanı Baybars döneminden bu yana cami olarak faaliyette. 1853 yılında Antakya’nın gördüğü büyük deprem sonrasında yerle bir olan camii, 1857 yılında tekrar inşa edilmiş. Günümüzdeki yapı, 1857 yılından bu yana ayakta kalabilmiştir.
Yazan: SeyyahAmca

Bu yazıyı paylaşın!
Bu yazıyı oylayın!

Bir yorum bırak

avatar
  Abone ol  
Bildir