Hasankeyf ‘de sabahın erken saatleri…Tarihi günümüzden 10-12 bin yıl öncesine kadar uzanan, ortasından Dicle nehrinin geçtiği Hasankeyf’te açıyorum gözlerimi. Otobüsten inince Dicle nehri üzerinde kurulmuş olan tek köprüye doğru ilerliyorum. Köprüye gelmeden önce seyir alanından nehrin içindeki tarihi Artuklu köprüsünün ayaklarının fotoğraflarını çekiyorum.

Köprüyü geçtikten sonra yol geçen hanı diye tabir edilen eski çarşının içindeki kahvaltı mekanına geliyorum. Yöreye özgü şark köşesi şeklinde döşenmiş mekanda açık havada kahvaltımı yapıyorum. Kahvaltıdan sonra Hasankeyf’e özgü içinde ceviz, bal ve süt olan hilve kahvesini içiyorum. Daha önce içmemiş olanlara tavsiye ederim.
Kahvaltıdan sonra beni Hasankeyfli Selocan karşılıyor. Ilısu barajından dolayı sular altında kalacak olan bu tarihi yeri başlıyor anlatmaya. “Kaya kalesi, mağara kalesi anlamlarına da gelen hüsnü keyfa “ dır diğer adı. 12 bin yıllık tarihi boyunca Asur, Urartu, Med, Roma ,Emevi, Abbasi, Artuklu, Selçuklu Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinin izlerini görebilirsiniz.” diyor. Buraya özgü magnetlerin dokumaların değişik süs eşyalarının satıldığı çarşısında yürürken karşımıza leyleklerin yuva yaptığı el rızk camisinin minaresi çıkıyor .Minarenin üstünde arapça süslemeler , sağ alt tarafında Muhammed yazısı, solunda ise cennetle müjdelenmiş sahabelerin adı yazıyor. Caminin adı ise “rızkı veren Allah’tır” anlamına geliyor.

Kayaların düşme tehlikesi olduğundan kalenin kapalı olduğunu söylüyor Selocan. Biz de Kasır Rabia denilen Süryani kilisesine doğru gidiyoruz. Yolda karşımıza çıkan cafelerde ya da mağaralarda ayran içip serinleyebilirsiniz. Kasır Rabia ‘ya vardığımızda Hasankeyf manzarası ayaklarımızın altında kalıyor. Nehir kenarında iki kubbe görüyorum. Birisi Zeynel bey türbesi diğeri Artuklu hamamı. Selocan türbeyi anlatıyor. Zeynel bey Akkoyunlu hükümdarın oglu. Otlukbeli savasında 18 yaşında şehit düşmüş. Türbe Hasan adında İranlı bir mimar tarafından yapılmış. Üzerinde kufi yazılarla Allah, Muhammed ve Ali isimleri varmiş.

Etrafıma baktığımda kapısı pencereleri mavi boyalı evler görüyorum. Yazın akrepten korunmak için maviye boyanmış evler. Çünkü akrepler renk körüymüş. Maviyi kırmızı olarak görürlermiş. Kırmızı da ateşin rengi olduğu için korkup yaklaşamazlarmış.


Mağaradan dubleks ev gördünüz mü hiç? Mağara evleri yazın serin kışın sıcak tuttuğu için bu mağaralarda yaşayanlar da varmiş. Mağaralar kalkerli bir yapıya sahip olduğu için kolayca şekilleniyormuş. Biz de bir mağaraya giriyoruz. Tavanı siyaha boyanmış gibi. Tavan çökmesin diye mağarada ateş yakarlarmış. Ateşten çıkan duman tavanda nemlenip zamanla zifte dönüşürmüş. Bu ziftte çökmeyi engellermiş.
Hasankeyf gezimizin sonlarına geliyoruz. Beni otobüse kadar geçiriyor Selocan. Kendisine teşekkür edip Hasankeyf’e son bir defa daha bakıyorum. Ilısu barajının suları altında kalacak olan bu tarihi yeri taşınmadan önce iyi ki gezme imkanı bulduğumu düşünerek yola koyuluyorum.

Bu yazıyı paylaşın!
Bu yazıyı oylayın!

Bir yorum bırak

avatar
  Abone ol  
Bildir